01 Nisan 2024

Kelebekleri anlamak...



30 Mart Cumartesi gecesi Tünel’den Kuledibi’ne iniş yaparken, Galip Dede Caddesi’nde görseldeki İstanbul tablosuyla karşılaştım. İnternet ajanı çerezlerin maharetlerini düşünmeye dakikalar kalmışken fotoğrafını çektim. İstanbul’un simge yapılarının buluşturulduğu yağlı boya tablo, eserlerinde milyonlarca insanın kaybolduğu İzlenimci Ressam Vincent Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” şaheserinden aşırmalarla kuşatılmıştı. Özellikle de gökyüzü… Dakikalar geçip gitti; yol da tükenince soluklandığım sosyal medyada karşıma Vincent Van Gogh’un eserlerinden hazırlanmış, yapıtlarının hareketlendirildiği harika bir animasyon kolaj çıktı. 30 Mart, Vincent Van Gogh’un doğum günü olsa da çerezlerin maharetleri o an düştü aklıma...

Saint Remy'de (Fransa) bir manastırdaki Saint Paul Akıl Hastanesi'nden kardeşi Theo Van Gogh’a yollayacağı mektuba “Yaşamın ağırlığına daha fazla dayanamıyorum Theo. Daha fazla resim yaparak unutmaya çalışıyorum ama olmuyor. Kulağımdaki çığlıklara karşı koyamıyorum” yazıp kulağını kesmiş bir dahi o…

Aşırmalar demişken; Vincent Van Gogh’un yaşamını noktalayacağı yaşa eşitleyip zindanda dolaşarak çember oluşturan 37 mahkumu çizdiği (Aynı yıl intihar etmiştir, 1890), tablonun ortasındaki figüre kendi yüzünü resmettiği “Tutuklular Çemberi” eserinde özgürlüğü, dürüstlüğü, saflığı, umudu simgeleyen iki beyaz kelebek, intihalciliğe bel bağlamış sanatkarlara (!) hedeflenen mesajları ulaştıramamış olsa da halen özgürce gökyüzüne yükselmekte… “Sıkıntıdan öleceğime tutkudan ölmeyi tercih ederim” sözü büyüklüğünde ruha sahip, delilikle dahiliği buluşturan Empresyonizm’in ustası… Doğum günün kutlu olsun ve bizi affet…


37 yaşında intihar eden Vincent Van Gogh’un 37 karakterle “37 yıl zindandaki bir tutsak gibi yaşadım” mesajı verdiği “Tutuklular Çemberi” tablosu…

12 Mart 2024

Shiva Kaviani

 


22 Ekim 1977
Mehran Karimi Nasseri, İranlı bir mülteciydi. Sir Alfred Mehran adıyla tanınmış bir mülteci… İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi'ye karşı protestolar kabarıp sınır dışılar başlayınca Sir Mehran’ı da mahrum bırakmadılar (!) Belçika'da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından “Mülteci” statüsü aldı ve Avrupa Ülkeleri’nde sığınmacı oldu. Annesi İngiliz olduğu için 1986 yılında İngiltere'ye yerleşmeye karar verdi. Pasaport ibraz edemeyince Fransa'ya geri gönderildi. Tutuklandı. Ta ki havalimanına girişinin yasal olduğu ve geri gönderilecek bir ülkesinin olmadığı anlaşılıncaya dek… Serbest bırakıldı. Paris-Charles de Gaulle Havalimanı’nda Terminal 1’in Gidiş Salonu’nda kalabalıklarla iç içe fakat yalnız yaşamaya başladı. Terminal yaşantısı 18 yıl sürdü (1988-2006). Umursanmadı, görülmedi, yok sayıldı. Hor görüldü. Kim bilir 18 yılda kaç insan gözlerine baka baka insanlığı kaç defa öldürdü. O öykü 2004 yılında kitaplaştırıldı. Yıllarca Sir Mehran’a “Deli” diyen önyargılı insanları köşelerine itecek kitabın yazarı Amerikalı Michael Crichton, kitabın ismini The Terminal Man koydu. Sir Mehran iki yıl önce kalp krizi geçirdi. Hayatı, 18 yıl yaşam sürdüğü havalimanında noktalanan Sir Mehran’ın otobiyografisini Tom Hanks yıllar sonra Terminal adlı filmde canlandırdı. Yapı taşı misali; güzeldi, unutulmadı.

11 Mart 2024
34 gündür Sir Mehran’ın yaşadığı kadar uzun olmasa da benzer bir hayat hikayesine ev sahipliği yaptığını bilmediğim İstanbul Havalimanı’nda; anıların geçmişe sürüklediği, seyahat heyecanı yaşayan, vedalaşıp kavuşan insanları seyre dalmışken kaybolup gideceğim bir hikayeyle yolum kesişti. Henüz noktalanmamış, kitabı yazılmamış, filmi yapılmamış öykünün başrolünde yine bir İran vatandaşı var: Akademisyen Doktor Shiva Kaviani… Terminal filmi kadar kimsesiz, sıcak ve samimi Shiva Kaviani’yi Dış Hatlar Giden Yolcu Kontuvar Alanı’nda kendimi dışlayıp sessizce dinlemeye başladım. Gayreti karşısında öne eğilerek… Shiva Kaviani’nin “Tıp” üzerine kitapları ve akademik çalışmaları var. 2006-2014 yılları arasında Türkiye, Kore, Kanada, Almanya, Hollanda, Çin, Yunanistan, Brezilya, Avusturya, İtalya, İngiltere, İspanya, Macaristan ve İsveç’teki üniversitelerde Tıp Teknolojisi, Tıp Eğitimi, Felsefe, Kültür ve Bilim Alanları’nda 38 farklı Uluslararası Kongre, Seminer ve Konferansa katılmış bir isim… Kıymetli kıymetsizlerden… Kanada’nın Toronto Şehri’nde yaşıyor. Kendisine “Siyasi Yasak” getirilince İran’dan Ağrı Doğubayazıt’a yola çıkmış… Hedefi yeniden Kanada’ya gidebilmek… Gürbulak Sınır Kapısı’ndan geçip İstanbul Havalimanı’na yaptığı yolculuğu detaylarıyla anlattı. Kanada’da oturum süresi dolduğu ve vizesi olmadığı için gidemeyeceğini öğrendiğinde tek seçeneği, can güvenliğinin olduğu İstanbul Havalimanı’nda kalmak olmuş. Yaşama sevincini öldürememiş bir öldürülme korkusu hissediyor. 34 gündür Giden Yolcu Kontuvar Alanı’nda yaşıyor. Şimdilik pusulasız… Bir valizi ve bir çantası var. Shiva Kaviani bir vejetaryen, bir ayı aşkın süredir uykuya ve istediği gıdalara hasret… Konuşmaya yeltenip konuşamadığı, derdini anlatamadığı, ardına bakmadan yanından yürüyüp giden binlerce insanın arasında, sandalyelerin üzerinde uykusuzluğuyla savaşıyor. Perdede “Mutlu sonlar hatırlanmaz” görüşü hakimiyet sürse de; bu defa izleyicileri hatırlayabilecekleri mutlu bir son bekliyor. Umutluyum ki yarın; güzel hanımefendinin günü olacak.


24 Şubat 2024

Birlikte yürüyüş…

 


Yürümeye Övgü’de hüküm süren “Birlikte yürüyüşün sıradan ve ilkel olduğu” görüşü başlıkla körü körüne çatışsa da kitap; özgürleştirici gücüyle cesaretli, güzel ve harekete geçirici… “İki kişi olunduğunda insan kendisinden kısmen vazgeçer ve aynı deneyimi başkasıyla paylaşır. Böylece amacın yaklaşması tehlikeye düşer (S.33)” anlatımıyla ve haklı yönleriyle tek başına yürüyüşün “Kişisel Bir Değişim” olduğu vurgulanıyor. Bazı sayfalar; kol kola-el ele yürüyen iki yol arkadaşının; doğaya-şehirlere-yollara birlikte dokunabileceklerine, soluklanmak için bir ağacın gölgesinde birlikte dinlenebileceklerine ve birlikte yürüyüşün ruhuna, heyecanına inananlar için biraz incitici olabilir. Sonuç öyleyse; birlikte yürüyüşün mekanı, zamanı, sınırı olmayacağı fikriyle yolu Gümüşlük Köyleri’nden geçmemiş, parmaklar kestane kabuğunun kömürüyle boyanırken karların düştüğü Beyoğlu’nda adımlamamış bir Fransız yazarın kadersizliğine dertlenmek, içinizi serinletebilir.

Fasıllar:
“Yürüyüş dünyaya açılmadır. İnsanı mutlu yaşam duyguları içerisinde yeniden oluşturur.” S.11
“Kısa bir gezinti biçiminde de olsa yürüyüş, çağdaş toplumlarımızın telaşlı ve endişeli yaşamını tıkayan kaygılara geçici olarak ara verir.” 19
“Yürüyüşçünün acelesi yoktur ve zamana yenik düşmez.” 23
“Yürüyüş, dünyanın tadını çıkarmaya götüren bir yoldur çünkü dinlendirir, iç huzur verir, ortamla sürekli temas demektir ve dolayısıyla insanın kendisini yerlerin duyumsallığına ölçüsüz ve engelsiz biçimde vermesi demektir.” 64
“Yürüyüşçünün gürültülü bir ortamda sakin olması kişisel bir tavırdır, kendisine hakim olabilme konusunda belli bir düzeye varmış insanın iç disiplinidir.” 112

21 Şubat 2024

Ahtapot öğretmenim...

 


My Octopus Teacher; ahtapotların zekalarını stresli ve üzgün olduklarında saklanarak yalnız kalmayı seçmelerinden fark eden insanların, bu muazzam canlının duygusallığına yer verdikleri bir Netflix yapımı… Sahneleri ve anlatmak istenilenle masal gibi bir Cape Town belgeseli… İnsanların birbirleriyle bağ kurabilmekten çekindikleri ve uzaklaştıkları yıllarda; bir insanın bir ahtapotla kurabileceği bağı ve yaşadıkları yol arkadaşlığını anlatıyor; hem vakti hem de sevgisizliği dondurarak… Bir ahtapot bize; her canlının hak ettiği sevginin, çağımızda sadece güzel bir duygu değil, harika bir direniş olduğunu öğretebilir.


20 Kasım 2023

Mezun vermeyen okul...


Bugün 20 Kasım… Usta yazar, Spor Medyası’nın duayen yorumcusu, meslek büyüğümüz, öğretmenimiz, ağabeyimiz Hıncal Uluç’un birinci ölüm yıldönümü… Yorulmadan doğruların peşinde koşan, Türk Basını’nın hafızası, Babıali’nin dev çınarı, Türk Medyası’nın Hıncal Ağabey’i; çocukluk yıllarından vefatına kadar yanlışları dile getirdiği cesaretiyle, düşündüğünü söylemekten vazgeçmediği tavrıyla anılıyor ve anılmaya devam edecek. Hıncal Ağabey’in 83 yıllık yolculuğu; 1 Kasım 1939 tarihinde Kilis’te dünyaya gelmesiyle başladı. İlköğretimini Bandırma ve Kilis’te (1950), Orta Okulu ise Antakya’da (1952) tamamladı. Ankara Kurtuluş Lisesi'ni bitirdi. Ahmet Taner Kışlalı’nın ağabeyi Mehmet Ali Kışlalı’nın desteğiyle; 1957 yılında Ankara’da Yeni Gün Gazetesi Spor Servisi’nde “Şeflik” göreviyle, yıllarını verip aşkla yapacağı gazetecilik mesleğine adım attı.
“HAYAT BİLGİSİ” ÖĞRETMENİMİZDİ
Henüz 17 yaşındaydı… İlerleyen yıllarda Yankı Dergisi’nde spor yazıları kaleme aldı. Yıllar içerisinde farklı bakış açıları, bilgisi, birikimi, entelektüel ve yol gösteren kimliğiyle Spor Medyası’na yön verdi; çok büyük değişimlere imza atarak Türk Basını’nın seyrini değiştirdi. Hızlı gelişimin, değişimlerin öncüsü, Türk Medyası’nın en fazla konuşulan ve tanınan ismi, aralarında olmaktan onur duyduğum genç meslektaşlarının öğretmeni oldu. Hıncal Ağabey yazılarıyla, fikirleriyle ve öğreticiliğiyle mesleki bilgilerini aktardığı öğrencilerinin, mesai arkadaşlarının, ailesinin, okurlarının ve benim en uzun soluklu “Hayat Bilgisi” öğretmenlerimizden birisiydi.
ÜLKESİNDEN DEĞİL, EŞİNDEN AYRILDI
1977 yılında Amerikalı Arkeolog Holly Hartquist ile evlendi. Meslektaşı olan ağabeyi Öcal Uluç o yılları “Hıncal eşini çok seviyordu. Eşi de öyle… Eşi “Amerika’ya yerleşelim. Orada yaşayalım” dedi fakat Hıncal ülkesini çok seviyordu ve “Ben gitmem” diyerek ülkesinden ayrılmadı. 1983 yılında severek ayrıldılar. Eski eşi bir süre sonra pişman oldu ve İstanbul’a döndü. Çabaladılar fakat yeniden bir başlangıç nasip olmadı. Eski eşi daha sonra Amerika’ya dönüş yaptı” özetiyle anlatıyor. Eğitim hayatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’yle tamamlayan Hıncal Ağabey, 1980 yılında Gelişim Yayınları'nın sahibi Ercan Arıklı ile dergi çıkarmak üzere İstanbul'a geldi.
ÖNCÜ MEDYA OKULU: GELİŞİM SPOR…
Meslek büyüğümüz ve Spor Medyası’nın duayen isimlerinden Babıali’nin bir diğer çınarı Atilla Gökçe ile birlikte; Türk Spor Basını’nda unutulmayacak izler bırakacak, öncü olacak ve Spor Medyası’nı kökünden değiştirecek Gelişim Spor’u 10 Ağustos 1988 yılında okuyucularla buluşturdular. Bir döneme damgasını vuran ve “Spor Medyası Okulu” olan Gelişim Spor’da ve ilerleyen yıllarda, söz hakkı tanısak sayfalara sığdıramayacağımız önemli isimler yetiştirdiler. Hıncal Uluç, Zafer Mutlu'nun daveti üzerine 1990 yılında yıllarca “Yuvam” sözüyle bahsettiği SABAH Gazetesi’nde köşe yazıları yazmaya başladı. Galatasaray sevdasıyla tanınmış, İnönü Stadı’nda bir maça; hem de Basın Tribünü’ne sarı-kırmızı kaşkoluyla gitmişti. Eleştirildi. “Okur, sizi okurken kimi okuduğunu bilsin. Yazılarımı bir Galatasaraylı’nın yazıları olarak okusunlar” dedi. Sadece spor alanında değil, sanat, magazin ve siyasi alanlarında da herkesin hangi düşüncede olduğunu gösterecek yazılar yazmaya başladı.
HEDEF OLDU; SİLAHLI SALDIRIYA UĞRADI
Kendisine has fikirleriyle Türk Basını’na yön verdi. Futbol sınırlarını aşarak diğer spor dallarına verdiği değerle Türk Sporu’nun gelişimine büyük katkıları oldu. Dış basını takip eder, genç meslektaşlarından da beklerdi. Cesareti ve keskin kalemiyle çok defa hedef oldu. 1994 yılında silahlı saldırıya uğradı; topuğundan vuruldu. Medyada sayısız televizyon programları yaptı ve sayısız müstesna isim yetiştirdi. Başta “İyi bir gazeteci olabilmek için çok okumak, çok araştırmak gerekir” sözüyle, düşünceleriyle ve birlikte çalıştığı mesai arkadaşlarının, öğrencilerinin ve sevenlerinin yaşattığı hatıralarıyla halen genç meslektaşlarına yol gösteren Hıncal Ağabeyimiz, gazetecilikten şarkı sözü yazarlığına kadar çok sayıda alanda örnek bir isimdi. Hıncal Uluç’un karşısında kalem-defter tutmuş, kendilerini daha fazla geliştirebilmeleri için her karşısına geçtiklerinde Hıncal Ağabey’in “Sınıfta kaldın” sözüyle karşılaşan ve o okuldan hiç mezun olamayan öğrencilerinden biri olarak bu satırları kaleme almak ne derece zor olduysa, ismini ve anısını yaşatabilmek adına gurur verici… Hıncal Ağabey’in; meslek büyüğüm olan öğrencilerine, dirsek dirseğe çalıştığı mesai arkadaşlarına ve ağabeyi Öcal Uluç’a duygularını aktarma fırsatını öğrencisi olarak borç biliyorum…

Öcal Uluç (Hıncal Uluç’un Ağabeyi):
“BENİM DOSTUM; DERT ORTAĞIMDI”
“Hıncal benim sadece kardeşim değildi… Dostumdu, arkadaşımdı, meslektaşımdı ve en önemlisi dert ortağımdı. 87 yılımın 84 yılı onunla geçti. Onsuz yaşayacağımı hiç düşünmemiştim. Onsuzluk; yaşama keyfimi, hevesimi, yaşama gereğimi ve ömrümü beraberinde götürdü. Bir yıldır boşlukta gibiyim. Onu okuyamıyorum, göremiyorum, konuşamıyorum. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.”

Atilla Gökçe (Gazeteci – Yazar):
“MERAKIN, BİLGİNİN, SEVGİNİN EFENDİSİ”
“Merakın, bilginin, ilginin, sevginin, öfkenin efendisi… Vicdanın kölesi! “Türk Gazetecilik” tarihinde çok seçkin bir yere sahip Hıncal Uluç’u böyle tanırım. 1970’li yılların başında, İzmir’de ikimizin de ağabeyi Öcal Uluç buluşturdu bizi… O gün başlayan dostluğumuz, geçtiğimiz yıl Zincirlikuyu’daki veda törenine kadar sürdü. Bu ağabey-kardeş, usta-çırak, iki huysuz arkadaş ilişkisi; çok renkli, çok derin; kahkahanın ya da gözyaşının yoğunlaştığı meslektaşlık anılarıyla hayat hazinem oldu. Açık ve kesin bir dille söylemek gerekiyor: Hıncal Uluç sadece gazeteci değil, seçkin bir entelektüel, sanatçı, sanatsever, sporseverdi… Güvenilir ve dost insandı. Birlikte çalıştığımız günlerde kavga ettiğimiz olaylar da oldu, sevinç çılgınlığı içerisinde başarı ve keyfi paylaştığımız anları da yaşadık. Hıncal Ağabey coşkun ve taşkın gazeteciydi. En yakın dostlarını kırmayı göze alarak düşüncesini açıkça dile getirirdi. Kavga dedim ya; uzun bir dönem küstüm Hıncal Ağabey’e… Ama yurt dışından dönüş uçağına girdiğimde dostları selamlarken “Merhaba Başkan” diyerek ayağa kalktığını gördüm. Küslük döneminin tüm ayıpları omuzlarıma çöktü. Hıncal Ağabey melek kanatlarıyla gülümsüyordu! Sanırım şimdi gülmeye devam ediyor. Çok yaşa Hıncal Ağabey!”

Levent Tüzemen (Gazeteci – Yazar):
“GAZETECİLİK MESLEĞİNE DEĞERLER KATTI”
“Hıncal Uluç, Türk Medyası’nın hem hafıza kartı hem de kütüphanesiydi. Çok gezer, çok okur ve düşüncelerini özgürce dile getirirdi. Dilinin kemiği yoktu. Bu yüzden seveni de vardı; sevmeyeni de… Vefatı, Türk Medyası’nda derin bir boşluk bıraktı ve yeri doldurulamadı çünkü Hıncal Ağabey, siyaset, ekonomi, spor, magazin, sanat olmak üzere her alanda yazılar yazar, özellikle sanatsal faaliyetleri yerinde incelemeye özen gösterirdi. Kurmuş olduğu ve benim de içerisine bulunduğum “Salı Grubu” birçok ünlü ismin katıldığı özel bir topluluktu. Salı toplantılarında cep telefonu kullanılamaz, herkes görüşlerini özgürce söyler ve tartışmalar seviyeli olurdu. Hıncal Ağabey, gazetecilik heyecanını hiç bitirmedi. Güzelliklere övgü yağdırırken, yanlışları ağır bir dille eleştirirdi. Türk Medyası’nda imza attığı değişimler, gazetecilik mesleğine değerler kattı. Nur içerisine yatsın. Mekanı cennet olsun.”

Gürcan Bilgiç (Gazeteci – Yazar):
“HINCAL AĞABEY DAİMA YAŞAYACAK”
“Hıncal Uluç; kuzenim, ağabeyim ve ustamdı. Kendisini mesleğine adamış, olaylara farklı bakmayı başarabilmiş, sürünün kara koyunuydu. Basın tarihimizdeki birçok yenilik onunla geldi. Birçok genç gazeteci yetiştirdi. Sözleri ve kalemi keskindi. Raconu keser, yanlış gördüğünü en sevdiği arkadaşı da olsa sayfasına taşırdı. Milyonlarca insan Hıncal Uluç’u okuyarak yaşadı; onun tavsiye ettiği filmlere gitti, lokantaları denedi. Türk Medyası’nda bir kanaat önderiydi. Ve bugün herkesin Hıncal Uluç ile ilgili iyi-kötü bir fikri var. İnsanlar unutulunca ölürmüş ya… Hıncal Ağabey daima yaşayacak.”

Emrah Kayalıoğlu (Gazeteci – Yazar):
“HER ALANDA GELİŞMEMİZİ İSTERDİ”
“Mesleğe 1987 yılında Cumhuriyet'te başladıktan sadece üç ay sonra ilk transferimle (!) bir başka büyük okul, Gelişim Yayınları'nın yolunu tuttum. Hıncal Ağabey’in ilk dersi, Dünya Atletizm Şampiyonası'nda yaşadığımız sorun üzerine "Sadece işinde değil, hayatta da yalnızca cümlelerini değil, kelimelerini bile çok özenle seç" olmuştu. Sonrasında Gelişim'de, SABAH'ta, hatta farklı yerlerde çalışırken bile nice derslerle dolu yıllar... Onun yazarlığı ve Türk Medyası’nda değiştirdikleri çok anlatıldı ve anlatılacak. Ama benim için Hıncal Ağabey; ekibini alıp müzikale, tiyatroya götüren, bizim her alanda gelişmemizi isteyen değişik bir yöneticiydi öncelikle… Eleştirilerini köşesinden gözümüze soka soka kamuoyunun önünde yapmasına kızardım. Ama bugün pek çok kişi gibi ben de o eleştirilerin her satırına çok şey borçluyuz. Her şey için teşekkürler Hıncal Ağabey...”

Yiğiter Uluğ (Gazeteci – Yazar):
“HINCAL ULUÇ BENİM USTAMDI”
“Okurların gözünde o, kimi gün şaşırtan, kimi gün taşı gediğine koyduğuna inanılan, bazen de ifrit olunan sivri bir kalemdi. Hemen her konuda söylenecek sözü vardı ve yarı yüzyılı aşkın bir zaman diliminde; neredeyse her gün yazarak kafasından geçen her şeyi kayıt altına aldı. Eleştirinin çizgilerini aşarak kırıp döktükleri olmuştur mutlaka… Yirmili yaşlarında tesadüfen yolu Hıncal Ağabey’in yoluyla kesişen gençlerden biriydim. “Elinde büyüdük” dersem abartılı olmaz. Günlük iş temposunda bazen çatıştığımız, şikayetçi olduğumuz, çok sonraları anlamlandıracağımız çıkışlarıyla önümüzü kestiğini düşündüğümüz bir yöneticiydi. Kıymetini yıllar sonra anladık; tüm sert öğretmenler gibi… Bize hissettirmeden hem gazeteciliğe hem de hayata dair sayısız detayın öğretildiği bir okula dönüştürdüğü Gelişim Yayınları’ndaki ofisimiz, ilk bakışta bir alay haytanın toplaştığı bir mahalle kahvesini andırırdı ama oradan, 2000’lerde ülke medyasının önemli noktalarına tırmanan nice insan çıktı. Belleğime kazınmış bir cümlesi var: “Burada herkes fikrini söylemekte özgürdür ama sonunda benim dediğim olur” derdi. Dinlerken, bir yandan da kafasındakilerle karşı görüş arasında bir kesişim kümesi, bir optimum nokta aradığını fark ederdik. Bu aslında onun farklı görüşleri dinlemeye hazır, özgüveni yüksek, vizyonu geniş bir yönetici olduğunun kanıtıydı. Babasız büyüyen çocukların kader çizgilerini ustaları belirler. Tabii karşılarına gerçek bir usta çıkarsa… Hıncal Uluç benim ustamdı.”

Fuat Akdağ (Gazeteci – Yazar):
“GAZETECİLİK YAŞAM BİÇİMİYDİ”
“Hıncal Ağabey “Gazeteci” tanımını o kadar iyi temsil eden ve bu tanıma tam anlamıyla uyan bir insandı. Çok iyi bir yazar ve çok iyi bir gazeteciydi. Gazeteciliğin kurallarını dört dörtlük uygulardı. “Ne kadar hızlı yazarsan, o kadar iyi okunur” sözü vardı. Yıllar ilerledikçe onun sözlerinin doğruluğunu anladık. Gezip görmenin ve araştırmanın kendisini yetiştirmek adına ne derece önemli olduğunu vurgulardı ve genç meslektaşlarına da bunu öğretirdi. Gazeteciliği bir meslek olarak değil, bir yaşam biçimi olarak yaşadı. Üst düzey işler yaptı. Sert yazardı. “Tersin tersi” denilebilecek fikirlerle gündeme gelirdi. Gazetecilik ve televizyonculukta; hangi işi yaparsa yapsın gerekleri neyse onları çok hızlı kavrayıp hayata geçirebilen ve inanılmaz zekaya sahip bir insandı.”


Kelebekleri anlamak...

30 Mart Cumartesi gecesi Tünel’den Kuledibi’ne iniş yaparken, Galip Dede Caddesi’nde görseldeki İstanbul tablosuyla karşılaştım. İnternet aj...